17 Ocak 2014 Cuma

The Perks Of Being A Wallflower

Yapım : 2012
Tür: Drama / Romance
İMDb Puanı : 8,1

Queen's Review : 10 /10

Yıllar geçip bir kült oluşturan filmlerden olacak bu film kesin.

Bir 'Breakfast Club' olacak insanlar için.

Hayatımda bu kadar eğlendiğim ve gülümseyip,ağladığım film izlememiştim neredeyse.Müzikleriyle,konusuyla,sinemaya yansıtılıış şekliyle olsun br numaraydı bence.


Aslen kitabı ilk çıktığında epey tereddüt etmiş ve alıp okumamıştım.Ancak kitabı da filminin güzelliğinin yarısı kadarsa 'absolutely' okuma listeme eklenmiştir.

Ki zaten genllikle kitapları filmlerinden çok daha güzel olur her zaman.O nedenle büyük umutlarım var.

Konusuna kısaca değineyim diyeceğim ama izlemelisiniz tam olarak izlemek için.Kısaca şöyle,Charlie(logan Lerman) sorunları olan bir çocuk.Geçmişinde yaşanan bazı olaylar nedeniyle yaralı bir çocuk aslında daha çok.Sam(Emma Watson) ve Patrick(Ezra Miller) lise son sınıf öğrencileri ve üvey kardeşler.Birbirleriyle süper bir uyumları var.Ve Charlie'yi de yanlarına alıyor ve arkadaş oluyorlar.Ancak Charlie Sam'e aşık oluyor.Sam ise lisenin ilk yıllarında kötü davranışlarda bulunmuş ancak şimdi ünniversiteye girebilmeye çalışan bir kız.Patrick ise daha karmaşık bir karakter.Patrick bir gay.Ancak sevdiği çocuk gay olduğunu kimseye anlatmayan bir çocuk.Lisede Amerikan Futbolu oynayan Brad,Patrick ile birlikteyken çok iyi biri,okula döndüklerinde de bir jerk!

Kısaca okulu atlatmaya çalışan,arkadaşsız ve bunalımda olan bir çocuğun ruhen kendini bulamamış bir kız ve onun kalbindeki acıyı vurdumduymazlıkla dışarı vuran üvey kardeşinin hikayesi.Hepsi bir şekilde birbirlerini iyileştiriyorlar.

Ancak ben açıkçası Patrick ile Sam'in uyumuna bayıldım.Filmi çok eğlenceli hale getiriyor Patrick.Hep bir yaramazlık,bir haylazlık peşinde.Ve oldukça akıllı bir çocuk.Charlie'nin ise derin kişiliği beni büyüledi açıkçası.Sam ise çok güzel bir kız ve kesinlikle harika bir müzik kulağı var.Özellikle okul balosunda Patrick ile yaptığı dans harika.

'Come on Eileen' şarkısını duyduğum ilk yer oldu bu dans sahnesi. Ve şuan durmadan dinliyorum.
 Filmin replikleri bir harika.Her birinden etkilendim.Açıkçası filmi açtığımda başka bir insandım ve kapattığımda başka bir insan.Özellikle araba sahnesi çok güzeldi.Kısaca açıklarsam eğer,Sam bazen Patrick'in kamyonetinin arkasında ayağa kalkıyor ve tünele girerken hava yüzüne buruyor.Charlie de arabadayken yaptıklarında radyoda bir şarkı çalıyor adını bilmedikleri.En son sahnede o şarkıyı buluyorlar. Şarkı da David Bowie'nin 'Heroes' şarkısı bu arada.Buldukları gün Charlie tünele girerken ayakta duruyor ve film bitiyor...

Çok duygu yüklü,çok düzgün,çok anlamlı bir filmdi The Perks Of Being A Wallflower.Uzun süredir içinde hiçbir gereksiz açıklık/saçıklık bulunmayan,eski filmleri izlerken algıladığımız o tadı seyirciye verebilmeyi başarmış yakın zamanın ender fimlerinden.Kesinlikle izleyin.


Sam Patrick'in arabasında tünele girerken.

Robots

Yapım : 2005
Tür: Comedy / Animation / Advantıre
İMDb Puanı :  6,3

Queen's Review : 10 /10

Ahh.Animasyonlar kesinlikle benim alanım.Neredeyse tüm animasyonları izledim herhalde.

Ama bunu izlememişim.Unbelievable! Üstelik de Robots Ice Age'İn yapımcılarından çıkan bir animasyonken.Bunu fark ettiğim ilk anda daha bilgisayarımı açtım ve hemen izlemeye başladım.
Açıkçası izledikçe kendime olan kızgınlığım daha da arttı.Çünkü o kadar güzeldi ki.İzlemeye doyamadım bir daha izledim.Sanırım ben de 10 yaşındaki bir çocuğun ruhu var.Çünkü filmi tarif etmek için aklıma gelen cümle de bir başka animasyonun repliği.

Hani 'Despicable Me' animasyonunda Agnes dediği gibi tabiri caizse "İt's so fluffy I'm gonna die!"

Fender ve Rodney ilk karşılaşmasında
Fender Rodney'nin resmini çekerken.
Konusuna biraz değinirsek eğer,Rodney robotların icat idolü olan Bigweld'e hayrandır.O da hep onungibi bir 'inventer' olmak ister.Babasına yardım için yapmış olduğu ilk icadını alır ve Robot City'ye doğru yola çıkar.İlk karşılarştığı robot Fender olur.Ki benim favorimdir.Sonra da Bigweld'i bulamadığında yine Fender ile karşılaşırlar.Ve sonra da onun ailesi,arkadaşlarıyla.Hepsi birbirinden güzel bir çok eğlenceli karakterler.Özellikle Fender ve Aunt Fanny.

Fender'a çok takık olduğumun farkındayım.Ama bir kez izlediğinizde nedenini anlayacaksınız.Ama kısa bir açıklama yapma gereği hissediyorum.Gerek onu seslendiren ve çok sevdiğim,çok büyük bir hayranı olduğum oyuncu Robin Williams nedeniyle,gerek karakterin süpper komik ve ilginç oluşundan Fender benim gözdem.
Britney Spears'ın Hit Me Baby One More Time şarkısını söylediğinde ya da 'heeellp' deyiş şeklinin harikalığında o karaktere aşık oldum ben :D



Bigweld'in yokluğunda şehir şeytani bir ana-oğul tarafından ele geçirilir.Ve bunun amacı da eski model robotlardan kurtulmaktır bir nevi.Eskiden Bigweld eski model robotlar için parçalar
Ratchet ve annesi Madame Gasket
üretiyormuş ancak onun yerine geçen Ratchet bu üretimi durdurmuştur.Fender gibiler ölmek istemiyorlarsa eğer 'upgrade' satın almalıdırlar artık.Ancak Rodney Bigweld'i bulur ve halkı kurtarmaya çalışır.

Konu genel olarak bundan oluşuyor.Ancak filmin bir çok yeri sizi yerlere yatıracak kadar komik olmuş.Bu incelemeye çok resim koydum farkındayım ama koyulası çok sahne vardı ne yapayım... ;)

Yeni bir robotun doğuşunu ve büyüyüşünü çok insanlaştırarak ve mükemmel bir şekilde anlatan bir filmdi.Bebek ypışları falan çok sevimliydi.
Bazı partlar gülmekten yıkıldım.Mesela Fender'ın Rodney'nin ayağını çalmaya çalışması süperdi mesela. "İf I seem to be getting smaller it's because I'm leaving."

Fender'ın vücudunun alt kısmını kaybettiğinde bir bayan robot bacakları buluyor ve giyiyor.Sonra Britney Spears'in 'Hit Me Baby One More Time' şarkısı eşliğindedans ediyor işte oraya ba-yıl-dım!


Anlayacağınız süper bir animasyon.Kesinlikle izlenmeli.Zaten 'Ice Age-Buz Devri' animasyonunun yaratıcılarından yapılmış bir kere.Tavsiyemdir...



15 Ocak 2014 Çarşamba

Drinking Buddies

Yapım : 2013
Tür: Comedy / Drama / Romance
İMDb Puanı :  6,2 

Queen's Review : 10 / 3

Bu film beni sıktı.

Aslen izlerken eğlenceli olacağını düşünmüştüm.Komik,aşk dolu.Ama hiçbiri olmadı.Yalnızca biri olsaydı yeterdi yani.

Filmin eleştirisini bile yazarken sıkıldım.O derece.

Aslen sıkıcılıktan çok belki de filmde aslen hiçbir şey olmayışından kaynaklı beklenti birikiminin verdiği bir rahatsızlık hissi bırakıyor insanda dersem daha doğru olacak gibi.

Tüm 90 dakika boyunca ha bir şey olacak,de bir şey olacak diye beklemekten yorgun düştüm yahu...

Uzatmayacağım.Konusunu hemen açıklayıvereyim sizlere;

Şöyle ki,aynı iş yerinde çalışan Kate ve Luke birbirlerine çok benziyorlar.Huy bakımından.İkisi de işleri gereği midir yoksa alkolikler mi bilemedim ama (bira fabrikasında çalışıyorlar) biraya ve içkiye çok düşkünler.

İkisinin de birer ilişkileri var.Kate'in sevgilisinin adı Chris,Luke'un kız arkadaşının adı da Jill.İkisi de hayatlarından mutlular.İkisinin de sevgilileri onlardan farklılar,daha oturaklı,aklı başında ve başarılı insanlar.Onlar bunlara nasıl aşık olmuşlar bilmem.Neyse,sonra birlikte 'double date' yani bir çeşit çifte randevuya çıkıyorlar.Chris'in sahil kenarındaki evine gidiyorlar.Ve sonra bazı nedenlerden dolayı Chris ile Kate ayrılıyorlar.Ancak Luke Jill ile olan ilişkisine mutlu mesut devam ediyor.Evlenmek üzereler artık.Sonra yalnız kalan Kate Luke'a bir şeyler hissettiğini fark ediyor.Falan falan.

En sonunda ise kavga etmiş erkadaşlar barışıyorlar.The End.

Allah aşkına bu nedir ya! Ne konusu var,ne bir olay anlatıyor.Öyle onlar hayatlarını yaşarken bir kızın saçma sapan erkeksi hareketlerini görüyoruz.Amaaan.Çok sıkıcıydı.Kesinlikle beğenmedim.Hatta ve hatta hayal kırıklığıydı.

Tavsiyemi göz önünde bulundurur izlemezseniz bir şey kaybetmezsiniz ancak izlerseniz de iyi seyirler dilerim...

14 Ocak 2014 Salı

The Breakfast Club

Yapım : 1985
Tür : Comedy / Drama
IMDb Puanı : 8,0
Queens Review : 10 / 6

The Breakfast Club izlendi...

Çok methedilen,tüm arkadaşlarım tarafından izlenen ve izlemediğim için yargılandığım bir filmdi kendileri.

Ama açıkçası o kadar da beğenmedim.Bundan önce 'Pretty Woman' ve 'Sixteen Candles' filmlerini izledim ve sanırım bu filmler kadar eğlenceli filmleri The Breakfast Club'dan önce izlememeli.Zaten büyük beklentilerle başladığım bir filme önceki ruh halim de eklenince film kötü gibi durdu gözümde.O kadar eğlenceden sonra biraz aşağı çekti beni sanırım.

Ancak konusu ve oyunculuk açısından güzeldi.Enteresan desem daha tam olacak galiba.


Kısaca konusunu özetleyecek olursam, 'detention' yani cezaya kalan 5 arkadaşı anlatıyor.Hepsi birbirinden farklı.Biri zengin popüler bir prenses,diğeri güreş takımının yıldızı sporcu,bir diğeri hayatında hiç 'F' yani bir nevi '0' almamış zeki bir çocuk,diğeri anne babasının onu görmezden gelmesi vs problemleri yaşayan ve bu duruma tamamen herkesi iterek karşılık veren bir kız ve son olarak ailesinde içkici,şiddet uygulayan bir baba problemi olan isyankar bir genç.Hiç olmayacak bir şekilde bir araya geliyorlar vs vs...




Evet,'gençlerin yaşadığı farklı dramlardan örnekler' ana fikriyle oluşmuş bir film.Kimsenin göründüğü gibi olmadığını gösteriyor filmde.O zamanlar için bu konu yeni olabilirdi belki ama şimdilerde 'genç dramasının' o kadar çok örneği var ki.Tabi ki ilk olarak yerini korumuş The Breakfast Club.O açıdan bakılınca güzel bir film.Ve sanırım o açıdan bakmaya çalışarak izlenilirse daha da güzel hale gelebilir izleyici için.Galiba ben çok daha fazla şey beklemişim filmden.Keşke konusunu falan okuyup,fragmanını izleyip başlasaymışım.Ben filmi bambaşka bir şey zannediyordum  :)  
Demek ki neymiş,arkadaşların bir şeyden bahsederken dinleyecekmişsin.

Zaten derler ya beklentilerini düşük tut ki hayal kırıklığına uğrama.

Filmin konusuna değindim ancak biraz daha açmak istiyorum karakterleri.Öncelikle karakterler kesinlikle gerçekçi.Hatta Jonny Bender karakteri özellikle acı tabloyu ortaya seriyor gerçekten.Ama o karakteri canlandıran oyuncu da çok başarılı bir performans sergilemiş doğrusu.Babası ile ailesinin taklidini yaptığında gözlerim yaşardı bir an.Biz filmi izlerken geçiştirebiliyoruz ancak o hayatları yaşayan bir çok gerçek insanın dışarıda var olduğunu düşününce ciddi anlamda bir hüzün doluyor insanın içine.Ne diyelim Allah böylesine kaybolmuş insanlara ve acı çekenlere sabır versin.

Neyse.Çok sevdiğim bir diğer karakter ise Allison.
Çok güzel bir kız ancak ailesinin onu görmezden gelmesi problemiyle uğraştığı yöntem çok acı.Kayıp bir kız resmen.Bu filmi izlerken insan dönüp de şöyle bir kendi hayatına bakıyor.Bazen karakterlerle ortak bir yanını keşfedip kendini onlara benzetiyorsun ve kendi halini onlarda görüyorsun bazen ise kendini onların yerine koyup iyi ki sen olmadığın için şükür ediyorsun...

Her ne kadar beklediğimi bulamadım dedimse de,çok güzel bir film olmuş.İzleyenleri içine çekebilir.Dediğim gibi sanırım ben çok şey bekleyerek başladım işe.O da beni hayal kırıklığına sürükledi.

Çok büyük beklentilerimin nasıl oluştuğunu da şöyle kısaca belirteyim isterim.Arkadaşlarım bundan deli gibi bahsedip bu filmin hayatımı değiştireceğini falan söylediler mesela.Hatta bir çok filmde bu filme göndermeler yapılır,son sahnesi ile ilgili harikaydı,ağladım ifadeleri kullanılır vs vs...


O herkesin bayıldığı son sahne de bu işte.Açıkçası hayat değiştiren bir film diyemem.En azından benim için.Ancak her zaman söylediğim gibi.Başkasından fikir almak güzeldir ancak kendinizinkini oluşturmak çok daha iyi.O nedenle benim söylediklerim kulağınızın ucunda kalsın ancak kendiniz izleyin ve siz yorumlayın.Benim beğenmediğim bir şey sizin yeni favoriniz olabilir.

Tavsiye listeme girer mi? Evet.Ancak ilk sıralarda yer alacağını sanmıyorum...


Sixteen Candles


Yapım : 1984
Tür : Comedy / Romance
IMDb Puanı : 7,2
Queens Review : 10/10

Sixteen Candles bir başka çok bilinen ve hayranının bol olduğu bir film.
Yine izlemek için çok beklediğim ve bahaneler uydurduğum ancak izleyince "neden bu kadar bekledim" diyebildiklerimden oldu.
Konusu öyle pek ahım şahım olmasa da izlemesi çok keyifliydi doğrusu.İzlerken zamanın nasıl geçtiğini anlamadım.

Konusu dediğim gibi sıradan olsa da karakterleri çok eğlenceliydi.Mesela Ted.Ulaşamayacağını bilse de asla pes etmedi ya.Çok tatlıydı.Samantha'nın başkasını sevdiğini anlayınca aralarında çekildi ve hatta Jake ile arralarını yaptı.O kadar sevimliydi ki! :)
Ama Jake'i de unutmayalım.O popüler çocuk kızın ona aşık olduğunu öğrendğinde nasıl eridi ama :))
Sam'de haklı hani.Jake de Jake yani!
Jake'in Ted'e yaptığı yardımlar da çok hoştu.Arabada uyanma sahnesi çok güzeldi.
Ted süpersin!


Ted'in Sam'in kilodunu gösterdiğinde tüm inek çocukların gösterdiği tepki harikaydı.Erkekler bazen (hatta çoğunlukla) ne kadar da salak oluyorlar,değil mi? :)

Sam'in doğum gününü unuttuklarında çok kızdım aslında.Evet diğer kızları evleniyor olabilir ama insan da kızının doğum gününü unutmaz yani.Neyse...

Samantha'nın ailesi de bir o kadar süperdi.Hepsi birbirinden renkliydi.Açıkçası çok eğlenceli bir film.Çok beğendim.

Son sahnesi özellikle çok romantikti.Bir kızın dileğinin yerine gelşini çok hoş ve duygusal bir biçimde yorumlamışlar.Gülümseyerek kapattım ekranı.Kesinlikle tavsiyemdir.Bazı filmler boşuna kült olmuyor demek ki.

İşte size izleyen herkesin bildiği o meşhur sahne...

Pretty Woman


Yapım : 1990
Tür : Comedy / Romance
IMDb Puanı : 6,9
Queens Review : 10/10


 Pretty Woman...

Daima izlenmesi gereken filmler arasında adı geçen bir klasik olmuştur artık.Hep izleyeceğim,izleyeceğim diye erteleyip durduğum filmlerdendi.Sonunda ertelemeyi bıraktım ve açtım izledim.

Eski filmlere karşı hep bir adım geride dururum ben.Çünkü çoğu insanın da düşündüğü gibi filmler zamanında izlendiğinde güzel oluyor genellikle.Mesela ilk Chucky çıktığında uyuyamamıştım ben izledikten sonra.Ama şimdi izleyince diyorsun ki bunun nesinden korkmuşum.Scream serisi de aynı şekilde mesela.Ya da Stephen King'in 'O' su gibi.Evet bir kült oluşturuyor bu filmler.Ama ancak zamanında izlediğinizde gerekli duyguları yaşayabiliyorsunuz.

Açıkçası Pretty Woman'da da aynısı olacak diye korktum.Ama dedim ki içinde Julia Roberts var,Richard Gere var.En kötüsü ne kadar kötü olabilir ki?

Az önce bazı filmlerin zamanında güzel olduğunu söylerken şunu da eklemem gerek diye düşünüyorum.Hakkını vermem lazım.Bazı filmler ise zamana karşı gelebiliyorlar.Ne zaman izlerseniz izleyin aynı duyguyu hatta belkide ilk izlediğinden daha da fazlasını keşf ettirebiliyor insana.Ve sanırım Pretty Woman bu filmlerden biri.

Günümüz gençleri şimdi oldukça film seçeneğine sahipler.Ama şahsım adına konuşuyorum,artık eskisi kadar iyi filmler çekilmiyor malesef.Biz gençler  de,tabi tamamımız değil elbette belirli zevk sahibi olan bir kısm olarak,eski filmleri baştan yahut yeniden izleme geleneğini ortaya çıkarttık.

Filme dönecek olursam,film bir harikaydı! Julia Roberts o kadar güzel bir kadın ki ona bakarken kendmi çirkin hissettim yani.Richard Gere,annlerimizin gençlik aşkı (benim annemin mesela) hala aşık olunabilinecek kadar çekici bir adam.Ve Julia ile ikisi arasındaki uyum mükemmel.Hani bazı filmler vardır konusu harikadır ancak oyuncular o kadar uyumsuzdur ki sonunu getiremezsin,işte en gıcık olduğum şeylerden biridir bu benim.Ama bu filmdeki oyuncu uyumu tek kelimeyle mükemmeldi.

Bazı sahnelerde kırıldım gülmekten,bazılarında ise non-stop gülümsedim.Anlayacağınız tebessümle biten ve o tebessümü gerçekten hissedebileceğiniz ender filmlerden Pretty Woman.Filmin eleştirisine geri dönecek olursam,Vivian,filmimizin ana karakteri,filmin başından sonuna o kadar değişiyor ki,Julia'yı takdir ediyor insan izlerken.Başlarda biraz sokak ağzı olan bir kadını canlandırırken sonra (ara sıra bu halleri yeniden ortay çıksa da) aslında oldukça hoş ve görgülü bir hanımefendiye dönüşüveriyor.İlk halleri falan çok hoştu aslında.Epey komikti de.



Sarı peruklu,öyle değilmiş gibi görünse ve davransa da içten içe kırılgan ve çekingen bir kız Vivian.Ve bir şans,bir nevi kader Edward'ın arabasını onn önüne getiriyor ve Edward Vivian'ın aslen nasıl biri olduğunu fark ederek çok akıllıca bir hamleyle 1 haftalığına Vivian'a kendisi ile kalmasını teklif ediyor,kısaca anlatacak olursak.

Ki iyi de yapıyor.Vivian gerçekten elden kaçırılmaması gereken bir kadın. :)

Derken derken birbirlerine aşık oluyorlar işte...

Bence Vivian'ı seyirciye yani kadın izleyicilere sevimli gelmesinin nedeni onunda çoğumuz hatta ve hatta hepimiz gibi bir hayalperest oluşu.Küçük bir kızken beyaz atlı prensinin hayalini kuran ve hayatın bu hayale adil davranmadığının bir yansıması aslen Vivian.Herkesin "o ben de olabilirdim" diyebileceği bir kadın.

Ve Gere.Kızların beyaz atlı prensi ile karşılaştırdıklarında aralarında çok da fark olmayacağı bir erkek.Bakımlı,zengin,çekici ve sahiplenici bir adam.Vivian'ın geçmişini bildiği halde,yanında olması için para verdiği biri olduğu halde ona o kadar nazik davranıyor ki.Tam bir centilmen ve her ne kadar bizim erkeklerimiz bu gibi erkeklere kılıbık falan filan deselerde bence böyle erkekler kendilerine güveni olan erkeklerdir.Özgüveni yüksek olan her erkek zaten çekici değil midir ki? Neyse,Edward ve Vivian çok farklılarken bir anda aşk üstün geliyor.Ne kadar imkansız da olsa aşk kural tanımıyor işte yine.

Sonrasını filmi izleyerek öğrenin derim.Ama kesinlikle izleyin kızlar.Çok eğlenceli,çok harika bir film.Kült olmasına şaşmamalı.Hatta bazılarından daha çok hak ediyor kült olmayı bence.10 üzerinden 12'lik bir film Pretty Woman.

5 Ocak 2014 Pazar

Community -(Season 5)-


Yapım : 2009-
Tür : Comedy
IMDb Puanı : 8,7
Queens Review : 10/10
Bu dizi 4 sezondur benim Favorilerim arasındaydı zaten.5. sezonun başladığını gördüğüm ilk anda sevinçten resmen çığlık attım.

Ancak ilk bölüm beklediğim gibi değildi.Bir kere benim gözdem,Pierce Hawthorne yok!
O kadar üzüldüm ki buna.Jeff ile atışmalarını,her şeye Gaylikle ilgili bir kulp takmasını özleyeceğim...

Onun yerine geçen Professor Buzz Hickey korkunç! Pierce'in yanından bile geçemez.Yani anlayacağınız 5. sezonun ilk bölümünü izleyip benim gibi hissedebilisiniz,Dikkat!

Ama iyi bir haberim var.2. bölümü izleyince insanın beklentileri yeniden artıyor.2. bölüm kesinlikle Community kalitesini taşıyordu.Dean Craig Pelton <3 Bu adam bir harika!

Jeff ile aralarında geçenler insanı zorla güldürüyor sanki.
Alen sezon şöyle başladı.Jeff avukatlıkta tutturamamış ve hayatı mahvolmuştur.Greendale Üniversitesinden mezun olmuş bir mimarın yaptığı bir köprü yıkılmış ve mimarın avukatları da eğitim yetersizliği için Greendale'i suçlamaktadırlar.Jeff'de oraya mimarın adına gider ve Greendale'i kurtarma yalanı altında belgele ulaşmak istemektedir.Ancak benim adamım Dean Craig diğer grup üyelerini de çağırır.Ve BAM! Bizim ekip yeniden bir arada...

Diğerlerinin de hayatlarının o kadar harika olmadığı da hemen 5 dkada ortaya çıkar.Ve birlikte Greendale'de kalmaya karar verirler.Jeff öğretmen olur ve bizimkilerde yenidne başka meslekler için eğitim almaya başlarlar.

İkinci bölümde ise Jeff'in öğretmenliği bir komediydi zaten başlı başına.O nedenle ikinci bölümü şiddetle izleyin derim.Community beklenilene yakın bir başlangıç yapamasa da ikinci bölümde kesinlikle toparlama işaretleri yolluyor izleyiciye.
5.Sezondan olmasa da,bu resim benim bir diğer favori karakterim olan Annie Edison'ın en sevdiğim resimlerinden biridir ;)